2172 No’lu Salonda Yaşananlar

4 Mart`ta Amerikan Kongresi`nde tarihî bir gün yaşadık. Temsilciler Meclisi Rayburn binasında Dış İlişkiler Komitesi`ne ait 2172 numaralı salonda o gün olanlara komedi ya da traji-komedi diyenler oldu.
Bana göre ise, gördüğümüz tam bir `thriller`, yani heyecanlı gerilim filmiydi. Salonu hınca hınç dolduran Ermeni ve Türk cephesi mensupları hop oturup hop kalktı. 13 yıldır Washington`ı takip ediyorum, böyle heyecan görmedim. Son bir buçuk saati nefes nefese bir oylama ile geçen, neredeyse toplam altı saat süren bir oturum...

Öncelikle oturumun yönetiliş şeklinden ve oylama süresinin esnetilmesinden başlayayım. Kimileri bunu Kongre teamüllerinin dışında bir şey olarak görüyor. Tasarıyı gündeme alan Komite`nin başkanı Howard Berman, aslında kural dışı bir şey yapmadı. Ama tasarının geçmesi için demokratik çerçevede elinden geleni de ardına koymadı. Buna, bir ara salondan ayrılıp henüz oy kullanmaya gelmeyen meslektaşlarına bire bir telkinde bulunmak da dahildi. Berman`ın ve tasarının diğer önde gelen bazı destekçilerinin yüzlerindeki sıkıntılı ifadeler, evdeki hesabın çarşıya uymadığını gösteriyordu. Normalde hiçbir Komite başkanı, yeterli oyu alacağını garanti etmeden muayyen bir tasarıyı gündeme almaz. Herhalde Berman, bu kez Türkleri biraz fazla küçümsedi ya da yanlış yönlendirildi. Eğer böyle aşağılayıcı bir tabloyla karşılaşabileceğini önceden bilseydi, sizi temin ederim bu işe baştan hiç girişmezdi.

Yanlış hesap yapan ya da yönlendirilenlerden biri de, tasarıyı önlemek için pek gayret sarf etmemeyi tercih eden Obama yönetimiydi. Bence Türklerin tepkisinin fazla sert olmayacağını, Ankara`nın blöf yaptığını, 24 Nisan`a kadar tasarının Kongre`den geçirileceği korkusuyla Ermenistan`la normalleşme protokollerinin TBMM`de onaylanacağını ümit ediyorlardı. Dışişleri Bakanı Hillary Clinton`ın son gece Berman`ı telefonla araması, zevahiri kurtarma nevindendi. Ancak Erdoğan hükümetinin oylamadan sonraki sert tepkisi, Türkiye`nin yek vücut olması ve Amerikan medyasının da olayı önemsemesi, akıllarını biraz başlarına getirdi. Amerikan kamuoyunda oluşan hava, `Başımızda zaten yeterince bela varken, ABD`yi doğrudan ilgilendirmeyen tarihî bir mevzudan dolayı, Irak ve Afganistan`daki askerlerimizi sıkıntıya sokabilecek şekilde Türkleri kızdırmaya ne hacet var?` şeklindeydi. Yönetimden yetkililer bunun üzerine hem Türkiye`yi hem kendi kamuoylarını yatıştırmak amacıyla `Merak etmeyin, bu tasarı olduğu yerde kalır, Genel Kurul’da oylamaya çıkmaz` demeye başladılar. (Hani yürütmenin yasama üzerinde tesiri yoktu?) Umarım Washington, Azerbaycan`ın kaygılarını gidermeden ve Karabağ`da ilerleme konusunda elini taşın altına daha fazla koymadan, Türkiye`yi Ermenistan`la ilişkilerini tamamen normalleştirmeye ikna edemeyeceğini anlamıştır.

Bir başka yanlış hesap da, İsrail lobisinden geldi. Onlar da olayda güya tarafsız kalarak -ki Türkleri böyle bir pataklama girişiminde tarafsız kalmak, aslında yumruk yemelerini arzu etmek demektir- Ankara`nın bir nevi boyunun ölçüsünü almasını hedefliyorlardı. Ama bu kez boylarının ölçüsünü alan, onlar oldu. Şimdiye kadar İsrail ve Amerika`daki güçlü lobisi, `Bizim desteğimiz olmazsa Washington`da işiniz zor` diyerek stratejik pazarlık masalarına elleri güçlü şekilde oturuyorlardı. Artık bu psikolojik avantajı büyük ölçüde kaybettiler. Tabii Ankara meseleyi abartılı şekilde de okumamalı. İsrail lobisi nötr kalınca büyük yenilgiye uğranmaması, doğrudan aleyhte harekete geçerlerse zarar veremeyecekleri manasına gelmiyor. Ben, Türkiye`nin gidişatından hoşlanmayan İsrail ve lobisinin, Erdoğan hükümeti ve destekçileri aleyhine zaten el altından ve çeşitli maşalar kullanarak birçok faaliyet yaptığını düşünüyorum. Bunlar artarak sürebilir. Özellikle son dönemlerde Batı medyasında çıkan ve Türkiye ile ilgili abartılı alarm zilleri çalan bazı yorumlara bir de bu gözle bakmakta fayda var.

Ankara, Washington Büyükelçiliği ve çeşitlenerek etkisi artan Türk lobisi bu kez birçok şeyi doğru yaptı. Türkiye`nin hasımlarının mağlubiyet tadında bir galibiyet yaşamasına vesile oldu. 2005 yılında Komite`de 7`ye karşı 40 oyla kabul edilen bir tasarının bu sene tek oy farkla (23-22) geçirilebilmesi eminim o cenahlarda zafer olarak addedilmiyordur. Aksine, rahat kazanmayı umdukları bir maçı ancak son dakika golüyle kurtarmış olma psikolojisi var. Eskiden Türkiye Avrupalılarla maçları 8-0 sonuçlandığında `yenildik ama ezilmedik` diye züğürt tesellisi yapardı. Bugün ise kim olursa olsun rakiplerine sahayı dar edebilen güçlü ve zenginleşen bir Türkiye var. Dost ve düşman bunu herhalde daha iyi anlıyordur artık.

Tabii Türkiye`nin burada hemen kendine yakışır tevazuyu takınması, aklını ve vicdanını mağruriyete esir etmemesi gerekir. Çünkü artık uluslararası arenada büyük ve güçlü olmak, her çıktığınız maçı kazanabileceğiniz manasına gelmiyor. Globalleşmeyle artan karşılıklı bağımlılık, küçük oyuncuların da teknik kabiliyetini artırdı. Kimse sahaya yenilmek için çıkmıyor. Letonya nasıl Türkiye`yi Avrupa futbol şampiyonasına katılmaktan mahrum etmişti? Azerbaycan da, ABD, Türkiye, Rusya ve Ermenistan`a şu ana dek sahayı dar etmesini bildi. Gelinen noktada Kafkasya`daki tüm oyuncuların şapkayı öne koyup düşünmesinde fayda var. Türkiye ve ABD`nin de gerilimi ilk fırsatta düşürüp işlerine devam etmeleri lazım. Kimse pire için stratejik yorganı yakmaya kalkışmasın.

Kaynak:Ali H.Aslan-Zaman Gazetesi-08.03.2010